“Giyecek hiç bi şeyim yok!”

  /  
24 Kasım 2019

Eminim siz ya da “bi arkadaşınız”, tıka basa dolu gardrobun karşısına geçmiş ve “giyecek hiç bi şeyim yok!” diye hayıflanmıştır. Peki dolapta duran kıyafetlerimizi kasadan 3 taksitle geçerken aklımız neredeydi? Biz mi doymuyoruz yoksa uygulanan pazarlama teknikleri bizi ihtiyacımız olmayan şeyleri almaya ikna edecek kadar başarılı mı?

Pazarlama ve reklamcılığın bizi etkilemek için her yolu mübah görüp, bize her koldan saldırdığını inkar edecek değilim. Ancak alışveriş serüveni ne kadar uzun olursa olsun son karar her zaman bize, yani tüketicilere ait. Üzülerek söylüyorum ki biz istemediğimiz sürece, bize bir şey satmaları mümkün değil. 

“Alışveriş yapmak” da tıpkı elektrik, ampul, tekerlek gibi icatlardan birisi. Eski zamanlarda alışveriş kavramı, bugün bizim anladığımızdan daha farklıydı. Sokakta kurulan tezgahlarda ya yiyecek, ya da giyecek için materyal satılırken, bunlar, hayatta kalabilmek ve yaşamı asgari düzeyde ilerletebilmek için kullanılırdı. Ve belli ki o dönemde halk arasında standart bi çaput giymek yerine “nike çaput” giymenin getirdiği bi statü de yoktu. 

Örneğin saraydaki bi hizmetçiyseniz, iyi bi dans ayakkabısına veya iyi bi kravata ihtiyacınız olmazdı. Kısacası, kullanmak zorunda olmadığınız hiçbir şeye ihtiyacınız da yoktu. Hiçbir düğüne aynı elbiseyle gitmeyen hanımlarımızı konunun dışında tutuyoruz tabi, ne münasebet!

Hadi diyelim hâlâ saraydaki bi hizmetçisiniz ama gözünüz size kök söktüren prensesin elbisesinde; prensese nereden aldığını sorsanız olmaz, gizlice etiketine bakmaya çalışsanız etiketi de yok. Ne yapıyoruz? İstediğimiz kumaşı satın alıp, bilen birisine diktirmeliyiz. Dur bi dakika, terzilerin kendi dükkanını açmadığı bi çağa denk geldiysek ne yapıcaz? Oturup kendimiz dikiyoruz. E bu da bizi alışveriş çılgınına çevirecek kadar hızlı bi süreç değil.

Sabırsızlandığınızın farkındayım. Bi an önce sıra sıra AVM’lerin açıldığı çağa gelelim istiyorsunuz ama işler bu kadar hızlı ilerlememiş ne yazık ki. Az önce kendisine elbise dikmeye çalışan hanım kızımızı hatırladınız mı? Heh, biraz pratikle birlikte kendisini geliştiren, çeşitli workshop’lara katılan bu kızımız zamanla işleri ilerletti ve “bi şalvar, bi eldiven dikeyim” diyerek iş hayatına atıldı ve kasabalının ihtiyaçlarını karşılamaya başladı. Halk, eli üşüyünce, bacakları üşüyünce girdi bu dükkana ve onu soğuktan ya da sıcaktan koruyacak bir şey alıp çıktı. Eğer merak ettiyseniz, hayır, onun bir de mavi rengi yoktu. Tabi bu sırada yanısıra açılan dükkanlarda insanların artık evde yapmak zorunda kalmadıkları ürünler de satılmaya başladı.

Tüm bu ürünlere aslında ihtiyacımızı yoktu, yalnızca hayatımızı daha da kolaylaştırdı. Zara’yı %30 indirim yapmaya, televizyonları full hd yerine 4k teknolojisini üretmeye, cuma gününü kutsal bi alışveriş günü ilan etmeye iten motivasyon da tam olarak böyle başladı. Tüketmek için can atan insanların karşısına her zaman rafları tıka basa dolu çıkmak isteyen üreticiler ve onların lacivertleri de böyle doğdu. 

Birbirimizi elimizdeki kahve bardağıyla, tişörtümüzün üstündeki devasa logoyla, evimizdeki televizyonun duvarı boydan boya kaplamasıyla, a noktasından b noktasına gitmek için bindiğimiz aracın tok kapı sesiyle yargıladığımız bi çağın içindeyiz. İsmimizi çağıran insanlar için ne izlediğimiz filmlerin, okuduğumuz kitapların, ne de sahip olduğumuz değerlerin hiçbir önemi kalmadı.

Gardrobumuzu açıyoruz, tanıdığımız insanlara bakıyoruz fakat kimseyi göremiyoruz.


Fotoğraf: Annie Spratt
TAGS:
YORUMLAR