21 Gün Kuralı

21 gün kuralı, alışkanlık haline getirmek istediğiniz ya da alışkanlık haline getirdiğinize pişman olduğunuz “şey’den” kurtulmanız için gerekli olan süreden ismini alan bir kişisel gelişim metodu. Yani, diyelim ki bugünden başlayarak 21 günün sonunda yeni bi alışkanlık kazandınız fakat beklediğiniz gibi çıkmadı; bundan kurtulmak için tekrar 21 güne ihtiyaç var. Boşa harcayacak 42 gününüz yoksa, en başta seçiminizi doğru yapın derim.

Örneğin, hayatınıza değer katmak için tek eksiğin günde 3 litre su tüketmek olduğuna karar verdiniz, o suyu içmeyi başarırsanız tüm şirketler sizi kapıda bekliyor; işte size şişenizi doldurmak için gerekli motivasyon!

Peki tüm bunları neden yapıyoruz ya da neden yapmalıyız? 

21. Yüzyılın üstümüze yüklediği en büyük sorumluluklarından birisi de, bireylerin de tıpkı şirketler gibi projelere dönüşmesi gerekliliği. Nasıl ki sosyal medyada ismimizle var oluyoruz ve biz de mikro düzeyde birer medya organına dönüşüyoruz; hayatlarımızı da yalnızca hislerimizle yönlendirmek yerine kendimizi bi projeye dönüştürüp, geliştirmeye, büyütmeye adıyoruz. Yeni bir dil öğrenmeliyiz, iyi görünmeliyiz, esprili olmalıyız, kült filmleri izleyip, klasik kitapları okumalıyız. Aksi takdirde tüm bunları yapan ve yapmakta olan toplumda yapayalnız kalırız. Sanıyorum bu korkudandır ki, kendimize ait olduğunu düşündüğümüz vakitlerde bile yalnızca başkaları için yaşıyoruz. Aslında kişinin kendisine ait olan, tartışmasının bile anlamsız olduğu, bireye ait zevkleri “rafine zevk” diye yüceltirken buluruz kendimizi. Birlikte yaşadığımız insanların, aile gibi en küçüğünden, konseri birlikte izlediğiniz kalabalığa kadar, herkesin “olmamızı istediği” insan modeli varken tüm bunların karşısında dik durmamızı sağlayan zevkler artık yalnızca zevk değil, rafine zevk oluverdi.

Bu konuya ne kadar eleştirel bi dille yaklaşırsam yaklaşayım, ben de bu kalabalığın içindeki seslerden birisiyim. Bana bir dakika verin, bir bardak su içmem gerek önce.

Televizyon izlemenin ne kadar demode olduğunu fark ettiniz mi? Bunun karşısında moda olan yeni akım nedir peki? Evet, Netflix.

Çünkü bize seçme şansı veriyor, çünkü biz neyi seviyorsak, bize onu öneriyor. Acaba gerçekten öyle mi? Hepimiz yalnızca gerçekten sevdiğimiz şeyi izliyorsak, ana akım medyanın bize sundukları yerine kendimiz seçim yapıyorsak, nasıl oluyor da hepimizin ağzından aynı diziler, aynı zamanda dökülüyor? Televizyonun bize “dayattıklarını” reddederken, seçimlerimizi kendimiz yaptığımız yalnızca bi illüzyon gibi gelmiyor mu size de? Bellki de hepimiz bu soruların cevaplarını çoktan kendimize verdik ama şimdi suyu bulandırmanın anlamı yok, yetişmemiz gereken o bilinmez noktaya doğru durmadan koşmak zamanı şimdi.

Matematikten nefret etmenize rağmen daha iyi notlar peşinde koşmaya başlamanıza sebep olan motivasyon, komşunun çocuğunun sizden birkaç puan daha fazla alması olabilir. Yarışın başlangıç düdüğünü ailenizin çalmış olması daha da olasıdır. Yarışın gerisinde kaldığımızda öne geçmek için, lider olduğumuzda ise lider kalabilmek için koşmaya devam ederiz. Kesin olan tek bi şey var: koşmalıyız.

Hepimizin evlere kapandığı, duvarların üstümüze üstümüze geldiği bu günlerde, kendinize 21 gün verin. 21 gün, yalnızca iç sesinizi dinleyin. Olmanız gerekeni değil, olduğunuz insanı kabullenin. Sevdiğiniz kitapları okuyup, sevdiğiniz filmleri izleyin. Hiçbir suçluluk duymadan, kendinizi sevmeyi öğrenin.

Adios.